Aralık 03, 2010

Hoşça gel

1

kuşlar küçüldükçe yürekleri büyür
sen hepsinden küçük
hoşça kal esmeşeker
hoşça kal laleler
zehirsiz midyeler
mendilci dilenci
kayıp sahaf kokusu
kalem satan kız
senden başka kimse anlamadı beni
sonradan görme vejeteryan seni
peki ya o ağzındaki iki kilo dudak?
yazık değil mi o tonlarca kayıp tragedyalara
keman sesiyle hatırlasın bizi Adorno


2

İstiklal topuklum
kitap kurdu kokulum hoşça kal
bu İstanbul'un iki yakası birleşmez
ama biz birleştik te ne oldu
ne mi oldu
ne olduysa ondan oldu
mevsimler oldu
herşeyin sonu geldi
sonumuz oldu
bir müddet yolumuz oldu
sağımızdan geçip solumuzdan içtik
senden başka kimse anlamadı beni
sonradan görme vejeteryan seni
hoşça kal Tarkovsky
Trigonin ve Arkadina
en önde uç şimdi tüm martılar arkanda
Cansever ve Süreya dolusu aşk
çaylı bahçe biberli dost
acının dansı hoşçakal
peki ya o ağzındaki iki kilo dudak?
yazık değil mi o tonlarca kayıp tragedyalara
keman sesiyle hatırlasın bizi Adorno

3

şarap gözlüm
bahçenin ölü kamburu hayalet gibi uzakta
hayaletim senden önce uzakta
İstanbul'un vapurları yanyana dizilip uzakta
kış günü açtığın gerdanına dantel örsün
Enfesli yudumlaşmam
dalgalarınla koklaşmam hoşça kal
sağlı sollu hapsettiğim kiliseler
gözyaşı garantim
senden başka kimse anlamadı beni
kastanyet parmaklım
serçe parmaklım
serçe parmaklım
hoşçakal nesirim
Nazım
serçe parmaklım
serçelerin saklandıkları yer
hoşçakal poseidon kızgınlığım
hoşçakal kanat kırgınlığım
keman sesiyle hatırlasın bizi Adorno

4

tramvay öpüşlüm
siren gülüşlüm
Orhan Veli garipliğim
külkedili güzel ruh
soylu aşk kontesliğim
ucuz pasaj meraklım
Aragon hüzünlüm
Elsa gözlüm hoşçakal
bahçenin ölü kamburuna verdiğim su
pilav açlığım
çay kahve dostluğum
şiir kadar hoşçakal
Flamenko Tanrıçam
Euripides zorluğum
Aristophanes kahkaham
senden başka kimse anlamadı beni
sonradan görme vejeteryan seni
peki ya o ağzındaki iki kilo dudak?
yazık değil mi o tonlarca kayıp tragedyalara
biliyor musun
Adorno bizi keman sesiyle hatırlayacak
biliyorum



emre önbayraktar

Kasım 14, 2010

SAHİL

Herşey gibi yok olmaya mahkum geri gelmeyecek gidenler
Sessiz gemi yol almaya başlar yine sürdürecek dümenler
Yelkenleri rüzgarlara küskün bu garip yolculuğu.
Yıldızları kaydıracak yıllar gün yoksulu gecelerde

Bilmez çoğu, aşkın yolu sessiz ve derindir bu sularda
Yağmur dökülürken yakılan her geminin dört duvarında
Bilmem kime aşık şu balıklar kime küskün yakınırlar
O duyulmaz, doyum olmaz, sonu gelmez hecelerde

Sanma sakın sözleri bitmeyecek bu meçhul-ü failin
Anlat yağmur daha kaç kişi olacak katili şairin
O vakit yeni dostlar otururken köşesinde sahilin
Göçecekler bu diyardan elbet sen ben gibi niceler de


Emre Önbayraktar

Kasım 13, 2010

40

Kulakları çınlıyor sessizliğimin
Ben sırf olduğumu yazmaktayım
Mum gibi başı dik yanmakta benliğim
Eridiklerimin hesabı ayaklarıma serili

Etrafa toplandı şiir perileri
Hepsini görmekteyim
Sevişgen sokulgan
Şeffaf gölgeleri titretiyor alevimi
Ondan bu kelimelerin dökülgenliği

Uyumsuz çırpınışlarını toplasam
Kuş tüyünü havalandırmaz oysa ki
Ruh gibi serin sadece şimdi
Durduk
Ne yapmalı peki...

Kulakları çınlıyor sessizliğimin
Delirmiş bi sessizlik akıl veriyor
Gözleri görmez karanlığıma
Mum gibi yanmalı başı dik
Öyle yanmaktayım ayakta
Kırkı çıktı ömrümün
Eridiklerim serili
Ayaklarınızın altında


Emre Önbayraktar
11/11/2010

Kasım 06, 2010

şerefsiz dost


eski bir dost terkettim
yalanlarını da
emekler terkettim
uykusuzluklarımı da

yalanlarına yorgan olduğum
belki adam olur umduğum
kahvesine kurban olduğum
bir dost terkettim
sandım ki
kendimi terkettim

kul hakkım var Tanrım
affetmeyeceğim yeminim!
şerefsiz bir dost terkettim
şimdi artık eminim


emre önbayraktar

Kasım 05, 2010

dört mevsim

gece penceremi açtım
havadan sükunet girdi içeri
böyle susmak sessizlik değildir dedi
nedir ozaman dedim

deniziyle dalgasıyla
rüzgarıyla ışığıyla
güneşiyle bulutuyla
rengiyle kokusuyla
öyle bir sustu ki

gördün mü dedi
sessizlik budur

iyiydi bu dedim
adaletsizce oldu biraz
ama iyiydi

böbürlendi
haklısın dedi
biraz haksızlık ettim sana
benim kadar sessiz olabilmen için
benim kadar kaplamalısın alemi

gülümsedim
yanlış anladın dedim
haksızlık eden bendim
sen bana sadece onu hatırlattın
kimi dedi

öyle bir sustum ki
kudurdu dalgaları
öyle bir sustum ki
güneşe seslendi deldi karanlığı
öyle bir sustum ki
bulutlara seslendi yıkadı dünyayı
öyle bir sustum ki
rüzgara seslendi
çiçeklerin rengi karıştı birbirine
kokuları karıştı

gördün mü dedim
sessizlik aşktır

kapadım penceremi
içeride sükunet vardı
dışarıda sükunet vardı




emre önbayraktar

Ekim 26, 2010

alış veriş

dalga durgunluk gizler
sükunet kargaşa
kahkaha ağlamak gizler
göz yaşı kurudan başlar akmaya

gidiş dönüş gizler
sabır sızı
gizler bilindikçe
izler silindikçe başlar yakmaya

ey sevgiler aşklar
türküler topraklar
gökkuşağı tohumları
dürbünlü adam
kukumav kuşları

gizli şimdilerinizde geçmiş
sonralarınızda son
güneşten ekili dünyada
verdiğim bir can aldığım bir ibret
ölümü gizlerken yaşam
halim bundan ibaret


emre önbayraktar


Ekim 16, 2010

çocuk

ilk memeye kendi ağlar
tokluk nedir bilir gibi
yokluğunda yine ağlar
yaşlar kazandıkça çocuk

ilk oyunu kendi bulur
bir gelecek yapar gibi
azla yetinmeyi bilir
böyle eğlendiyse çocuk

ilk emekleri emekler
düşer kalkar yürüdükçe
adımlarla adam olur
işte böyle büyür çocuk

ilk aşkını bir aşk sanır
sonra bir gün aşık olur
son aşkını hep son sanır
aşkla sevildiyse çocuk


emre önbayraktar

Ekim 15, 2010

yarım

orası bulutlu burası rüzgar
yağmur seyrek düşerse
eksiğini ben tamamlar
güneş te çok yakarsa
bulutları ben çekerim

burası bulutlu orası kar
burası karanlık orası lal
bundan böyle
gördüğün yarısı senin
göremediğin yarısı benim
ay her ikiye bölündüğünde ortadan




emre önbayraktar

Ağustos 19, 2010

bıraktım

1
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
anne sesi değilmiş ılık bir kış gecesini kavurdum
meltem kar üzerindeki ayak sesinizde ezerken özlemi
karaltısını önceden yazdığım yokuşları değdi gözlerim
siz çocukluklar taçlarken penceremden içeri yüzdü gömüldüğüm çocukluğum
korkmasın diye hiç yaptım
ve hiç bir şey kendisi gibiydi


2
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
kızıl sularını çarptı yüzüme güneş
altından geçtikçe ben
uykusuz lambaları söndü uykulu sokakların
ve dahasından düşmemek için
kaçmayan adımlar attı içimdeki adamlar
ölçmeye gerek bile kalmadı


3
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
beslediğiniz karanlığınızda hüzünler kaybettim
şarabi yansımıştı dolunay kırmızısı
parçalanan temmuzlarda yedi gözlü istanbullar ağlattım
yemlediğim serçelerin saklandıkları yeri çığlıkladı boğaz martıları
son sözlerinizde biten güller elimdeki küllerden doğmuşlardı
kumsallarınıza savurduğu kavrulduğunuz tufanların


4
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
Kokladığınız yağmurları besteliyorken
Yarımlarınız birleşip birlerinizi yarımlaştırdı
Her trajediniz kendinizle sonlandı
ve elbette yalnızlığınızla damladı sayfama çatınızdan akan sızı
ya da yalnızlığımla


5
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
pembeden eflatuna oradan laciverte doğdu zamanlarınız
Fante hayranlığında bir Bukowski'nin sarhoş kadınına yükselttiği sesinde
'Bandiniyim ben!' diyişindeki o ihtirastan geçip
yazmak istediklerinizi topladım balıkçı ağlarından sabah sabah
öyle yazıyorum şimdi sırf gece diye


6
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
artık anılarınıza ait olan yarınlarınızın
sesteşlerinde kaybettiğiniz
sizden istenmiş bir mutluluğu hatırladı hayaliniz
önceleri dokunulmamış renklerinizi gördüm
dokunulmak isteyişini haykırışınızın
kumlu gecelere resimler çizen yıldızlarınız
üzerime çokça yorgan oludular


7
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
asmadan önce yüzünüzü gördüm
üzümler toplarken içtiğiniz şarabınızdan
tutkularınızdan sessizlik haykırdım
telaffuz edemediniz
yığınlar biriktirdiniz üzerime yığınlar
cümlelerinizin devrettiği tek bir cümlenin
kaç harften oluştuğunu
kendiniz bile bilmediniz


8
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
kızıl saçlı gemiler seyrettim gün boyu
olmasaydı dediğim kadınların yüzlerine baktım
hepsini tekrar sevdim
çığlık kusan gecelerime bir yenisini daha eklettim hepinize
gölgeniz zifiri değildi kırmızıdan ışıklarda


9
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
her dediğiniz yollarınızı kapattı ansızın sarılan kollar gibi
dökeceği bir şey de kalmadı gülün
ama gözleriniz hala kapalıydı kendinize
ansızın çığ düştü üzerime
sonra bir daha


10
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
size ziyan edilen hüzünler hep birkez daha kayboldu bende
sular yutkunup vefalar tükürdünüz
yaşlarınızla tuzladığınız pencereler dolusu şehir buzlarında
zincirlerle dokundum asfaltlarınıza
aşklar tükürdünüz üzerime bana ait olmayan
kedilerimi hatırladım hiç unutmadığım


11
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
kırmızıyı döken iğne yapraklı ağaçlarınızın
yeni acılara kuruyan sayfaları
yokluğunuzu unutan adamların tutkularıyla doldu
ve nihayet umudunuzu gördüm bir sav ertesinde
sonra yine yaktınız mavi bir ağıt


12
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
siz istiklale ağlarken ben oraya bir şiir daha yazdım
bu arada bir çığ daha düştü üzerime
aşk ağladı sıcak sıcak aynı çığın üzerine
yaşlı bir sakinin, bir tezcanlılıkla deklanşöre basılarak
pozlanmış bir monaliza benzerliğine büyüttüğü o aşkın bile
saçlarına sinmişti deniz kokusu


13
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
içinize bırakılmış bakışlar vardı dalgınlığınızın sebebi
şehirler gezdirdi bana mumlarımda yaktığınız hayalet buseler
herkesin gözleri sizdiniz
arka bahçenizde bir uyku daha yaktım
sözlüğünüzde bir şiiri daha kutladım


14
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
sade sade döndürdü durdu şu taş dolu dünyayı
fazlasıyla nasibini aldığınız kainatın suları
şair olsaydım unutacaktı evim kendine akan yolları
o yüzden saklandığımı zannederim


15
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
zaman sarmaşık oldu sardı en ücrada ayaküstü algılarımı
yetiştirmedi sabahınızı haddimin tükenmezliği
niceleri yosunlaşmış kayalarınızda besbelli
kayalar su içindeyken
su en kuytunun doruğunda çoktan tutmuştu okyanus tabanını


16
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
zamanın sarmaşığından tırmanıp pencerenize izledim
beyaz bir elbise gibi giydirip soydurdunuz kendinizi
bahçedeki tek renk çiçeği isminizle sulayaydınız da
bir tek bunu unutmasaydım hayatta
hep hatırlatsaydı bunu bana tokat gibi


17
düşündüm
yorulunca gozlerinizde buyumus anılara uyandım
ne geceydi ırmaklar aktı yeşilden maviden
hepsi kırmızıya boyadı sokaklarınızın hüzünlerini
beden ruhtan geçti
sonra her anını düşündüm zihninizin
bir ilke imza attınız


18
sularınızda nefes tutmayı bilmeyenleri
barındırmaz güzellikte dip akıntıları vardı
sarsıcı ve sarıcı
incileriniz dokunulmayacak kadar ortadayken
düşündüm
henüz yazmadıklarınızı içtim
sonra her anınızı


19
inciler bir tek sahibine dokunmalı
bu yüzden başlığından okudum yazdıklarımı


e.ö

Şubat 13, 2010

yankısız

Tanrı boyu çığlıklarım içimi
koyu koyu
karanlıksız

doğumumla çığlıklarım
çocukluğumla
çocuksusuzluğumla
büyümekteliğimle çığlıklarım

emeklerimle
ekmelerimle
sevdiklerimle
anlatamadıklarımla
anlayamadıklarıyla
sağırları çığlıklarım

sonra kendimi
kadınlı kadınsız
benli bensiz
içimden sessiz
Tanrı boyu çığlıklarım

ağlarken kupkuru
çağlarken dupduru
içimden sessiz
karanlıksız
koyu koyu
çığlıklarım içimi
Tanrı boyu

emre önbayraktar
13 şubat 2010
cumartesi

21:16

(bir kafkas ağıtına...)

Şubat 05, 2010

Yokuşlu Çarşamba

yokuşlu bi Çarşambaydı
gündüzü tırmandım geceye doğru
gecesi ayrı sabaha doğru

saçları alevden bir kadın
arkası yaslı geçmişine
söverken içinden
güzel seslisi sahnede
dışından sevmekte herkesi
sabaha doğru
geceden

'Aşk bu değil' diyen hıçkırıklarıyla uluorta
eşlik etti sahnedeki kadına gençten bir adam
herkes güldü geçti
ben hariç
ve saçları alevden bir kadın
o Minur Nurettin şarkısında

kapalı mekanda yasaksız bir bir sigara uzattım
aldı
son nefesini çekmeden gitti
uzaklaşırken seslendi
sırtı bana dönük

'Abi'

sustum

'Çok acıyo be..!'

gitti

güzel sesli kadını evine bıraktım
saçları alevden olan
çoktan gitmişti


emre önbayraktar
04/06/2010
perşembe

04:30


Şubat 01, 2010

...

yürüdüğün yollardan yürüdüm bu gece
ayak izlerin takip edilemeyecek kadar belirgindi
o kadar kolaydı ki sana sana rastlayamamak
girdiğinden emin olduğum tek sokak vardı
ona da ben girmedim
sessiz ve sarhoş adımlarımla beynimde çınlayan
yüzlerce satır arası soluklanmalarla
döndüm evime
bir kelimesi aklıma gelse şimdi
hepsine bedel olurdu

hangi aralıklarla bastıysak aynı taşlara
işte o kadar yakındım yokluğuna

sensizliğime direnişime
şapka çıkarttı dükkan camları
çalgıcı adam güldü geçti
polisler umursamadılar bile

sen ekmek parası yorgunu
ben sokak izlerinin vurgunu
arkandaki rüzgarla doyurdum karnımı
üstüne bir sigara daha yaktım




emre önbayraktar
31 ocak 2010
pazar
04.00

Ocak 28, 2010

Karaltı

Soğukluğun şehre çöktü
Artık son buharı çıkıyor nefesimin
Çırılçıplak dalların gölgesinde
Gemi düdükleri çarpıştı az önce
İstanbul kar altında
Ben karaltında senin

Maviden hırsız gözler
Buzul suskunluğunda yumulu
Sanki bütün bu sahiller benim
Balık istifinde soluk tutuşu akrebin
İstanbul kar altında
Ben karaltında senin

Vücudum yüzgeç dokunuşlarda
Pirhana dişlerde kalbim
Parçalı duygulu bir hava
Lapalapadan donuk yaşlı
İstanbul kar altında
Ben karaltında senin

Soğukluğun şehre çöktü
Son baharı zaten çıkmıştı mevsimin
Dilekler kelepçeli Yeniköy rıhtımına
Balığın kulağında kar suyu
İstanbul kar altında
Ben karaltında senin

Emre Önbayraktar
25 Ocak 2010

Ocak 04, 2010

Önemli Duyuru: VEDA


Sevgili tiyatroseverler,

Yeniliklerin yılı olmasını dileyerek başladığımız 2010 yılının bu ilk günlerinde sizlerle bir anımı paylaşmak istiyorum. Vakit ayırıp okuyabilenlere şimdiden çok teşekkür ederim. Şu an itibarıyla okuyamayanlar da sonraları okuyabileceklerdir, çünkü tarihin bunları kaydedeceğine dair inancım sonsuzdur.

Hepinizin hayatında olduğu gibi benim de hayatımda çok önemli olarak nitelendirdiğim dönemler olmuştur. Benim için bunlardan en önemlileri şüphesiz 1974 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı Piyano bölümünde başlayan müzikli yolcuğum, 1989 yılında YÜO (Yıldız Üniversitesi Oyuncuları) ile birlikte tiyatro ve tiyatro müziklerine ilk adımları attığım günler, ve tabii ki tiyatroya gönül vermiş bir kardeşim olan Murat Altınok ile gönül ortaklığımız ın başladığı 1999 yılıdır.

10 yıllık bir süre içerisinde Murat Altınok ile birlikte yaşadığımız üretim sürecinde, birbirini gerçekten anlayan iki dostun karşılıklı beyin fırtınalarının hayal gücünü nerelere taşıyabileceğine bizzat yaşayarak şahit oldum.

Değişmez ikili olarak inancımız, özünde ‘değişkenliği’ hedefleyen bir yapının temelini atmaktı. Nihayetinde resmiyete dökmeden inancımızla kurduğumuz, ona vaktimizi, fikrimizi, duygumuzu, hayallerimizi, özel hayatımızı hiçe sayarak geceler boyu, haftalar boyu, aylar boyu, yıllar boyu gözlerimizin ferini, göz yaşlarımızın tuzu ile birleştirerek yaptığımız harç ile ana temellerini attığımız bu tiyatro gemisi, yelkenlerini ‘Egemen Bostancı-Melih Kibar’ ruhunun üflediği rüzgarlarla doldurarak 2000 li yılların ikinci yarısına kadar ilerledi.

Murat Altınok ile birlikte kendi öngörü ve insiyatiflerimize göre şekillendirdiğimiz özgün senaryo-müzikler ve şarkı sözleri, 2000 li yılların ortalarında çekirdek ekibimize dahil olan Tuba Baver’in kostüm yapımındaki hızlı gelişimi ile sağladığı görsel katkılarla ve tabii ki özündeki ‘değişim’ felsefesi ile oluşturulan oyuncu kadrolarının da toplam emeği ile, bu fedakar süreç içerisinde Maslak TİM sahnesine kadar yükselmemizi sağlayan bir portföy ortaya çıktı.

Bu portföyde şarkı sözlerini yazıp müziklerini bestelediğim

Deli Dumrul
Uzaylı Zekiye
Bremen Mızıkacıları
Güzel ve Çirkin
Danseden Prensesler
Gökkuşağının Sihri
Periler Ülkesi
Denizkızı

Yine söz ve müziği ile katkıda bulunduğum
‘Karagözlü İbiş’

Müziğim ile katkıda bulunduğum
‘Karagöz ile Hacivat’

Yalçın Tura’nın orinjial bestelerini revüze ederk katkıda bulunduğum
‘Keşanlı Ali Destanı’

Arasında kendi sözlerime de yer vererek katkıda bulunup müziklerini bestelediğim
‘Kuşlar’

gibi birçok müzikal tadındaki çalışmalarımla Altınok Tiyatrosu çatısı altında beğenilerinize hitab etmek için çalıştım.

İşte biz bu şekilde, 1999 yılında Kadıköy Halis Kurtça Gösteri Merkezinin soğuk ve loş otoparkında, tiytroya hevesli amatör bir gurupla Deli Dumrul oyununun provalarını yaparak çıktığımız yoldan, 2008 yılında Maslak TİM Sahnesine kadar yürüyebildik.

Manevi değerlerinizin maddi getirilerden kat be kat fazla olduğu, hatta sisteminizin yaşayabilmesi için birçok maddi fedakarlığa da ‘sabırla’ göğüs gererek yaptığınız üretimlerinizi, yıllarca emek verilmiş özel bir dostluk hatta kardeşlik ile toplamayı denerseniz, bu toplamın neredeyse garantisiz ortalama bir insan ömürünün üçte birine denk olabileceğini görürsünüz.

Ne var ki, yeni yelkenler ‘dikerek’ yeni bir ‘gemicik’ yaratma hırsıyla özellikle son 2 yıldır, idealler ile çizilen rotanın artık değişmesi gerektiğine inanan ‘yeni zihniyet’, bunca yapılan işi ‘iş’ gibi görmeyerek beni profesyonel(?) olmamakla suçlamaya başlamış, belki de uzun yılların yüzüsuyu hürmetine kendisine dürüstçe ‘Sen bu çarka fazlasın ! Artık git!’ diyecek cesareti bulamadıkları için, bunu bir onur savaşı haline getirerek bu zor kararı verme cesaretini de benim göstermem beklenmiştir.

Sonuç olarak bu yeni sistem, böyle bir müzik işçisini de, her çivisinde parmak izi bulunmakta olan ekmek teknesini terketmek zorunda bırakmıştır.

Bu yeni zihniyet, özellikle son bir yıldır Maslak TİM Sahnesi başta olmak üzere sayısının hesabını bile tutmadan, en küçük miktarını dahi tenezzül konusu yapmadan, önce oyuncularının hakkını alması gerektiğine olan inancı ve dürüstlüğü sebebiyle talepte dahi bulunmayarak birçok oyundan alması gereken paraları yeniden tiyatroya kostüm ve dekor malzemesi olarak geri dönmesini kabul ederek çorbaya tuz olarak katmayı önermiş ve bunu tercih edebilmiş bir gönül ortağına, yıllarca hibe ettiği emeklerinin karşılığını bu şekilde vermeyi uygun görmüştür.

Bu şartlar altında, yeni belirlenen rotanın, başında ulaşmayı hedeflediğimiz kara sularına varamayacağına inandığımdan, 03/01/2010 Pazar günü saat 12:45 itibarı ile Altınok Tiyatrosu ile yollarımı ayrımış bulunmaktayım.

Alaaddin’in Sihirli Lambası adlı oyun ve yakında sahnelenenecek olan Güzel ve Çirkin adlı oyunun müzikleri ile bir ilgim yoktur.

Bu macerada şu an bulunduğum noktayı daha yola çıkarken edindiğimiz ‘değişim’ ilkesinden aldığım bir pay olarak görüyorum ve kendi sanatımın kazanımı olan her ne ise o en güzel tesellidir diyorum.

Tüm oyuncu arkadaşlarımı sevgi ve saygılarımla kucaklıyorum ve onlara ömür boyu başarılar ile süsleyebilecekleri bir gelecek , ruhlarını kaybetmeden ve hayatları boyunca ‘her kim olursa olsun’ kendi ruhlarını kaybettirip özlerini unutturmalarına izin vermeyerek hedeflerine ulaşabilecekleri sağlam temeller ve idealler diliyorum.

Sözlerimi bitirirken diyorum ki:

Günümüz şartlarında görürüz ki, herkes herşeyi yapar olmuştur. Göreceli bir hobi aktivitesi olarak herkes bir müzik enstrumanı çalabilir. Herkes resim yapabilir. Herkes şarkı söyleyebilir. Herkes tiyatro yapabilir. Herkes heykel yapabilir. Bundan para da kazanabilir. Bu elbette kötü bir şey değildir. Hatta çoğu zaman başarı olarak ta nitelenebilir.

Ancak yapılan her ne ise, onu bir kimlik olarak diğerlerinin arasından sıyrılabildiği noktaya ‘sanat’ denir. Sanatta kibire yer yoktur. Sanatta gıybete yer yoktur. Sanatta ayrımcılığa yer yoktur. Sanatta kıskançlığa yer yoktur. Sanatta sömürüye yer yoktur.

Sanatın bir bedeli olmadığı gibi ucuza da sanat yoktur.

Hırsla biraz karnınız doyabilir. Ancak hırsla sanat yapılmaz.

Vel hasıl kelam, ‘yok’ dediğimiz başlıkların toplamında diyebiliriz ki sanatta sabır vardır.

Bu bağlamda gelecek yıllarda Altınok Tiyatrosuna sabır dilerim.

Tüm tiyatroseverlere sevgi ve saygılarımla.

Tarih:03/01/2010 Pazar

EMRE ÖNBAYRAKTAR

Aranjör-Besteci-Prodüktör /
1974-1983 İstanbul Belediye Konservatuarı Piyano Bölümü
Mimar /
1988-1994 Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi

Ocak 02, 2010

Kurak dolusu aşk


siz sonralara erteliler!
siz duyguları örtülüler!
aşk dağından hafredilen sevgi toprağı
kepçe ile boşaldı gönül bahçelerine
gördünüz mü

siz kurak çeşmelerine sevda pınarları yürüyesiceler!
ölümlere bıraktığınız nadasın çatlaklarında tutunmuş örümcekler ağladı sizin için
derinde biriken damlaları
gördünüz mü

01/01/2010
Emre Önbayraktar